Şamanizm ve İlk Türk Toplulukları

Sanime İnönü · Atayurt Önceki Dönem · Cilt 1, Sayı 2 (2023) · s. 30–33

Önceki dönem (2023) ilmî popüler sayıdan aktarılmıştır; hakem değerlendirmesinden geçmemiştir. Alıntı için basılı/PDF sayfa numaralarını kullanınız.


Şamanlık, Tengricilik ve günümüzde devam eden eski Türk geleneklerini, Türk adetlerini ve bu inançların nasıl ortaya çıktığını anlamak gerekir. Bunu anlamak için antik çağlara gitmek gerekir. Antik çağlarda toplum yapısı ikiye ayrılmaktadır. Birincisi avcıtoplayıcı yani göçebe toplumlardır. Avcı toplayıcılar en fazla bir klan olacak şekilde yaşıyor ve sürekli bir yerden bir yere göç ediyorlardı. Dolayısıyla bir kültür veya gelenek oluşturamıyorlardı. Din anlayışları ise doğayı kutsallaştırmak ve tanımaya çalışmaktı. İkinci toplum yapısı ise tarım topluluklarıdır. Yerleşik hayatı benimseyen tarım toplulukları hukuk sistemi ve Tanrı gibi ideolojiler geliştirdiler. Çünkü düşünmeye ve sorgulamaya vakitleri vardı. Avcı toplayıcılar sürekli doğa ile mücadele halindelerdi, doğayı bilmeleri gerekiyor, doğadaki her olaya bir anlam yüklüyorlardı. Örneğin yağmur yağıyorsa bu yaratıcının bir rahmetiydi ama volkan patlaması veya sel taşması gibi olaylar bir ceza veya uyarıydı. İnsanların doğayı anlamaya çalışması animizm (canlıcılık) ilkesiyle ortaya çıkacak ardından Şamanizm bunlara bir karakter oluşturmaya başlayacaktır. Şamanizm tam anlamıyla doğanın kuvvetiyle anlaşmaya çalışmak, onu tanımaktır. İnsan doğayla anlaşmak için kendinden yola çıkmıştır. Buna göre doğayla anlaşmak için onu memnun etmesi gerektiğini düşünmüştür. Aynı şekilde doğadaki her şeye minnet duyacak, her şeye saygı gösterecek ve ona hediyeler verecektir. Doğan ilk çocuk, yemek gibi kıymetli olan hediyeleri tanrıya yani evrene hediye edecektir. Böylece doğa ile insanın arasında bir bağ kurulmuş ve ava gittiğinde onu koruyacak bir gücün, kudretin varlığı insan yaşamını kolaylaştırmıştır.

İlkel dönemde insan tanrıya muhtaçtır. Fakat tanrıdan önce yaşamak için kurallara gerek duyulmuştur. Bu kuralların uygulanabilmesi için ise kutsal bir tanrı olması gerek görülmüştür. İnsanın varoluş soruları başlangıçtan beridir sürmektedir. Gökyüzü ve yeryüzünde gerçekleşen olayları kendi yaşamıyla örtüştürmeye çalışmıştır. Bu nedenle insanoğlu kendi kudretini keşfedemediği için ilkel dönemde tanrıyı insanlaştırmamış, insanüstü varlık olduğunu düşünmüştür (orman tanrısı, deniz tanrısı gibi veya gök tanrısı gibi). Bunun en eski örneği Hammurabi Kanunlarıdır; Hammurabi Kanunları tanrıya dayandırarak kurallara uymayan insanların tanrıların gazabıyla karşılacağını ifade etmiş, kanunları kendi hazırlamasına rağmen ilahi bir içerik kazandırmaya çalışırken tanrının da insanüstü bir varlık olduğunu göstermiştir (Ateş & Ünal, 2004, s. 23-31). İnsanlığın en eski dönemlerinde gökyüzü tüm milletlerde son derece önemlidir. Çünkü bütün dinlerde insanlar gökyüzüne bakmışlardır. Bazen Güneş Tanrısı bazen Ay Tanrısı veya başka bir isimle gökte gördükleri cisimlere tanrısallık vermişlerdir. Eski inançta ölen kişinin ruhu dünyada gezmeye devam eder bu da animizimdir. Animizm atalara tapınma kültürü olarak da bilinir. Ruh formunun evrende gezdiği düşünülür. Ölen ruh tıpkı buharın yukarı çıkması gibi yukarı doğru gidiyorsa nerede olabilir? Yıldızlar da olabilir. Bu yıldızlar ölen ruhların evi oluyorlar veya ölen ruhlar yukarıda yıldız gibi görünüyorlar. En parlak yıldız olan Sirius yıldızının en büyük ruhu barındırdığını veya en büyük ev olduğuna inanılmıştır.

İlk Türk Topluluklarına Genel Bakış

Türk kelimesi şu an kullandığımız töre kelimesinden türemiştir. Törüg, törün kelimeleri her ne kadar “Oğuz” adıyla duyulmaya alışıldıysa da Orhun Kitabesi’nde de töre kelimesiyle karşılaşmaktayız. Thomsen “Törüg” kelimesini “Kanun” olarak tercüme etmiştir. Töre kelimesi Doğu Türkçesi’nde “Törü” şeklinde Divân-ı Lûgati’tTürk’te gösterilmiştir. Kitabın üçüncü cildi 167’nci sayfasında “Törü” kelimesi şöyle geçmektedir: “İl bırakılır, törü bırakılmaz.” Yani töre kanun, kurum anlamları ifade ederken aynı zamanda bize Türklüğün bir ırk değil kültür olduğunu da yansıtmaktadır (Gökalp, 2019, s. 10).

Her toplum yaşadığı bölgenin bir bakıma karakterini alabilmektedir. Türkler göçebe yaşayan ve bozkır kültürü yanında doğa şartlarıyla uğraşan kadınlar çok güçlü, çok sert ve çok hızlı bir yapıya sahiptir. Bu yapı eşitliği de getirmiştir. Türklerde kadın savaşçıdır ve ata biner, ok kullanır hatta yeri geldiğinde kadın da devlet yönetir, örneğin Hakan ve Hatun hikayesi çok yaygındır. Türkler de en çok akıncı tipler ön plana çıkmış ve alplik geleneği hakim olmuştur. Örneğin Oğuz Kağan anne sütünü bir kere emmiş, 40 günde de yürümüş hatta bebekken konuşmaya başlamıştır. Bu tür karakterler başka coğrafyada var olsaydı onlara tanrı veya peygamber denilebilirdi. Fakat Türkler kahraman yani Alp, Alperen veya Alp Gazi dediler. Bu tür karakterleri anlamak için önce yaratılışı anlamak ve yaratılışı anlamak için de mitolojileri ve ölümü anlamak gerekiyor. Bütün mitolojiler ölüm korkusu yüzünden ortaya çıktığı gibi insanlar ölen kişinin bir daha geri dönmediğini, ölünce ne olduğunu anlayamadıkları için bir ahiret oluşturdular ve ruhlara inandılar. Dolayısıyla eski Türk tarihinde Şamanizm önemli bir yer kaplamaktadır.

En eski destanlar yaratılış destanlarıdır. Bu da her toplumda vardır. Oğuz Kağan Destanı, Bozkurt ve Ergenekon Destanı olmadan Türk milletini anlamak mümkün değildir ve bu her millet için geçerlidir. Her toplum bir yaratıcı veya bir kuvvet düşünmüştür. Bu düşünce zamanla bir hikayeye sonrasında ise gerçek tarihle birleşmiştir Milletlerarası savaş, ticaret ve göçlerle bu destanlar birleşmiş zamanla bütün mitolojiler birbirinin kopyası haline gelmişlerdir. Bunun nedeni olarak tüm mitolojiler akla mantığa uymayan öğretileri tamamen uydurma olan birtakım savaşları veya olayları zihinlerinden silmek zorunda kalmışlardır.

Türklerin en eski inancı Tengrizm veya Tengriciliktir. Türk Tengri dininin merkezinde tanrı inancı yer almaktadır ve bütün evren Tengri’ye yani tanrıya aittir, her şeyi o yaratmış ve insanlarla ilgilenmektedir. Eğer insanlar kötülük yapmadan iyi bir hayat yaşadılarsa Tengri onları yanına kabul etmiştir. Eğer insanlar kötü bir yaşam Tengri’ye saygı göstermemişlerse yeraltına yani karanlıklar alemine giderler. Türklerde ölüm her zaman yaşamla birlikte ele alınmıştır. Ölüm onlar için bir yok oluş değil yaşamın devamıdır yani yer değiştirmedir. Örneğin Orhun Yazıtlarında ölmek yerine uçmak, uça varmak ifadelerini görüyoruz. O. Nedim Tuna, bu ifadeye “Orhun Yazıtlarından ancak şu kadar malum oluyor ki Türk halk itikadınca, insanın ruhu öldükten sonra, kuş veya böcek suretinde görünürmüş. Vefat eden hakkında “uçdı” deniliyor. Batı Türklerinde de hatta İslamiyeti kabul ettikten sonra da öldü yerine “şunkar boldı” yani “şahin oldu” ibaresi kullanılıyordu.” (Tuna, 1960, s. 131-148). Günümüzde halk arasında dolanan ölümle ilgili bazı deyimler (canı çıktı, kuş gibi uçtu vb.) eski Türk dininden günümüze kadar ulaşmıştır. Buna göre inanış iki dünya arasındaki geçişi ifade etmektedir. Öldükten sonra ruhun yaşamaya devam ettiği inanç ise ahiret inancıdır.

Tüm toplumlarda olduğu gibi Türklerde ölümle ilgili birtakım ritüeller gerçekleştirmiş ve ölüme felsefi bir anlam yüklemişlerdir. Bu inanç ruhlarla irtibat kurarak ve ruh çağırma ritüelleri ile birleşerek başka bir boyut kazanmıştır. Mesela dua ederken veya ritüel gerçekleştirirken kan döküyorlardı. Bunun devamını Osmanlı döneminde de görmekteyiz. Kurban kestiklerinde kurbandan akan kanın günahlarını temizlediği inancı vardı. Tıpkı İslamiyette abdest alırken günahlarımızın da su ile beraber akması gibidir. Bazı insanlarda kanın kutsal olduğu inancı vardı. Örneğin hükümdar ve asiller de alplik yeteneği veya tanrı tarafından verilmiş bir kutsiyet vardı, böyle kişilerin kanı akıtılmazdı. Osmanlıda benzer şekilde bir şehzadenin öldürülmesi gerekiyorsa boğarak öldürülür, kanı akıtılmazdı. İnanca göre kutsal kanı taşıdığı inanılan kimselerin kanı yere dökülmez ve uğursuzluk getirirdi.

Eski toplumlarda mezar yerleri kutsaldır ve hükümdarların mezarları açılmamalı ve dokunulmamalıdır. Cengizhan gibi karakterler de onun mezar yerini bilen veya giden var ise öldürülüyordu. Çünkü mezardan çalınan eşya öteki dünyada da o kişiden çalınmış olurdu. Türklerde ölen kişi ilkbaharda öldüyse sonbaharda gömülüyor, kışın öldüyse ilkbahar ve yaz mevsimlerinde gömüyorlardı. Bu zaman zarfında da ölü çürümesin diye onu tahnit denilen mumyalamaya benzer bir yöntemle bekletiyorlar yani cesedi korumaya alıyorlardı. Eski Türk inancına göre ölü gömüldükten 40 gün sonra yakınları onun ruhuna dua ediyorlardı. Bu gelenek günümüzde hala devam etmektedir. Bugün bir kişi öldükten 40 gün sonra Mevlüt denilen bir anma töreni yapılır, ona dualar edilir ve bu duaların ona yardımcı olacağını düşünülür. Fakat bu İslam inancında yoktur. Mevlüt denilen olay Peygamber’in doğum günü merasimine verilen addır.

İlk Türk Topluluklarına Göre Evren Anlayışı

Türklerde yaratılış üç şekilde gerçekleşmiştir: gökyüzü, dünya ve yeraltı. Bunun bugünkü haline cennet, dünya ve cehennem diyoruz. Türkler de en iyi, mükemmel olan şey gökteydi Tanrıların olduğu bölgeydi; dünya ne iyi ne kötüydü yani araftı; yeraltı ise en kötü, tüm şeytanların ve kötü varlıkların olduğu bir yerdi. İnanca göre gök 17 kattan oluşmaktadır. Karanlığın alemi olan yeraltı ise 7 veya 9 kattan oluşmaktadır. Gök ile yeraltı arasında bulunan yeryüzünde de insanoğlu yaşar. Evrenin her üç parçasında da ruhlar bulunur. İyi ruhlar (aru tös) ve tanrılar (kuday) aydınlık aleminde, kötü ruhlar (kara tös) ve kötü ruhlar karanlık aleminde yaşar. Aydınlık alemini Tenger Kayra Kan kurmuştur ve bu tanrı en yüksek katta bulunur. Kainatın 17. katından yönetenler arasında Bay Ülgen 16. gök katında Altun Dağının tepesinde, altın bir tahtta bulunur; Savaş Tanrısı Kızagan Tengere 9. kat gökte ve Hakim Mergen Tengere ise 7. gök katında otururlar. Yeri ve göğü aydınlatan güneş ana (Kün Ene)’da yedinci kattadır. Altıncı gök katında ise ay baba (Ay Ada) vardır. Beşinci kat gökte Kuday Yayuçı oturur. Bay Ülgen’in iki çocuğundan Yayık (May-Eme) ve May-Tere üçüncü kat gökte, hayatın kaynağı Süt aka göl (Süt-ak-köl) ve Yetti Kuday’ın mekanı olan ve Sürö Dağı da üçüncü kattadır, Şamanist inanca göre iyi insanların rahat bir yaşam sürdüğü cennet yani Aktu’da bu kattadır (Buluç, 1942, s. 42-48).

Türkler evrenin yaratılışı hakkında birçok milletten etkilendiler. Örneğin Doğu Türkleri biraz daha İskandinavlardan ve başka milletlerden etkilenerek dokuz katlı bir yaratılışı tasvir ettiler. İskandinavlarda dokuz dallı ağaç vardır ve evrende dokuz katlıdır. Eski Türkler genellikle çınar ve kavak ağaçlarını bu ağaca benzettiler. Fakat son dönemlerde servi ağaçları hayat ağacı olarak görüldü ve mezarlıklara bile ölümü ve hayatı sembolize ettikleri için servi ağacı dikilmeye başlandı. Batı Türkleri ise Hristiyanlardaki yedi kilise, yedi dağ, yedi ölümcül günah, yedi aşamalı kıyamet veya yaratılışta ki yedi gün kavramını aldılar. Ölen kişinin mezarı ve çadırın etrafında atla koşma veya atla dönme hareketi gerçekleştirilirdi. Çin resmi hanedan kaynaklarında bu hareketin yedi defa yapıldığından bahsedilmektedir. İnanca göre ölen kişi yaşadığı yeri hemen terk etmezdi. Onu sevenler suratını keser gözyaşı ve kanı birleştirerek dua ederlerdi. Bu yedi tur dönüşünün anlamı ise yedi katlı göğe bu ruhun yedi dönüşle çıkacağı inancıdır. Yani ölen kişinin cennete gitmesi için böyle bir inanca sahiptiler.

Altay Türkleri ruh-can kavramını tın, süne ve kut kelimeleri ile ifade etmişlerdir. Tın, bütün canlılarda bulunur; süne, yalnızca insanlarda; kut ise, canlı cansız her varlıkta bulunur ve bulunduğu maddeye kutsallık kazandırır. Bu anlayışa göre, kutun bedenden ayrılmasıyla ölüm gerçekleşmez ama kişideki kutsal anlayış yok olur, sıradanlaşır. Kut, insan için bir güç ve uzun ömrün sebebidir. Birey kut olmadan hayatını sürdüremez. Yalnızca tın bedenden ayrıldığı vakit, bedenin ölümü hemen gerçekleşmiş olur (İnan, 2000, s. 176)

Eski Türklerde Hayat Ağacı, tanrı ile konuşmak, dilek tutmak veya vahiy almak için uygun olduğuna inanmışlardı. Şaman ritüellerinde ölen kişiye eşlik etmesi, ölüler diyarına geçmesi ve haberler getirmesi için bir araçtı. Hatta bu yüzden de ağaçlara çaput bağlanıyor ve dilek dileniyordu. Günümüzde bu gelenek yani ağaç kutsiyeti hala devam etmektedir. Türkler İslamiyeti kabul etseler bile bu tür Türk adetleri tamamen unutulmadan bir şekilde halk arasında yaşamaya devam etmiştir.

Şamanizmin Anlamı

Şaman kelime anlamıyla büyü ve sihir yapan kişileri belirtmek amacıyla büyücü veya sihirbaz karşılığı olarak kullanılmıştır. Şamanlar kendi dönemlerinde çeşitli uygulamalarla hastaları tedavi etmişlerdir. Bu nedenle hekim olduklarını da söyleyebiliriz. Şamanlar, Şamanizme bağlı boylarda ruh ve insan arasında bağlayıcı bir din adamıdır. Şaman dininde ayin ve törenler yapan, ruhlarla ve insanlar arasında aracılık eden eski Türk din adamlarına Türk kavimlerinde kam denir. Şamanın karşılığı olarak Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lugat-it Türkte “kam” kelimesini “kahin” anlamında kullanmıştır (Mahmud, 1992, s. 157). Yusuf Has Hacib ise “İster tabip getir, ister kam; ölmekte olana hiçbir fayda vermez.” ifadesiyle büyücü ve sihirbaz olarak ifade etmiştir (Hacip, 1991, s. 87). Ayrıca Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de kamları otacılar ile bir tutarak, kamların insanlar için faydalı adamlar olduğuna işaret etmiştir (İnan, 2000, s.72).

Şamanlık ve Kam

Kam olmak için kamın neslinden olmak gerekmektedir. Ataların ruhundan biri kam olacak kişiye musallat olur ve onu kam olmaya zorlar (İnan, 2000, s. 76). Şaman inancın da yaşayan insanla ve onun ölmüş ataları arasında bir ilişki vardır. Bu fani ve ölüm dünyasındaki ilişki şaman dinini döneminin diğer dinlerden ayrıcı unsurudur. Bu bağın kuvvetine dayanarak insanlar atalara iman ve saygı göstermektedirler. Dolayısıyla atalarıyla iyi ilişkiler kurabilenler şaman olabilmektedir (Radlof, 1976, s. 232).

Şamanların Özellikleri

Şamanların en önemli özelliği bulunduğu bölge halkının ruh alemine geçiş yapmasıdır. Şamanlar bunun için ders almaz. Şamanlar sinirli ve melankolik kişilerdir. Şamanın kazancı çok azdır, çoğu zaman ücretsiz ayin yapar. Dolayısıyla herkesin şaman olması beklenmez. Şamanlık, atalardan miras yoluyla gelen özel bir görevdir. Şaman olacak kişi, henüz çocukken hastalıklıdır. Şamanlığın ilk belirtisi kişinin aniden hastalanmasıdır. Bu kuvvet aniden gelir, büyük bir titreme ile başlar. Şaman olacak kişi önce göğüste ağrı, esneme, yüksek sesle bağırma, göz dönmesi gibi belirtiler gösterirken sonrasında aniden sıçrama hareketleri ve kramp ağrıları çeker. Sonrasında sakinleşir ve kendine gelir, namzed davulunu çalmaya başlar. Şamanların hocaları, özel ruhlar ile ata ruhlarıdır (Radlof, 1976, s. 234).

Türkler, onlara büyük saygı duymaktaydı, ruhlarla ilişkiler kurup şamanların istediğini yaptığına inanırlardı. Türklere göre şamanlar Gök Tanrı ile iletişime geçip ondan mesajlar getiren önemli şahsiyetlerdi. Onlar bu özelliklerini kazanmak için inzivaya çekilirlerdi. Gelecekten haber veren, hava olaylarına müdahale edebilen, düşmanlara musallat olan, hastaları iyileştirebilen, gökte uçabilen ve ateşte yanmayan Türk Şamanlarına bakıldığında bunların Türk hakanlarına benzedikleri görülmektedir. Şaman olmak için yukarıda ifade edilen özelliklerin olması yeterli değildir. Kişi kendi isteğiyle de şaman olabilir fakat bu şaman diğerlerine göre daha alt düzeyde sayılabilir. Kendi isteğiyle şaman olanlar usta bir şamanın yanında öğrenim görür. Ruhların isimlerini, ayinleri ve nasıl yapılacağını, duaları ihtiyar bir şaman öğretir. Genç kam için “kim, bakşı, toy” denilen ayin yapılır ve böylece genç şaman kam sıfatıyla ayin yapma yetkisi kazanır. Kam sıfatını almış kişi ataların isteğine karşı gelip Şamanlık yapmak istemezse delirir ve kendi canına zarar verdikten sonra hastalıktan ölür (Radlof, 1976, s. 234).

Şaman veya kam olmanın bir kuralı da ölüp dirilmektir. Şamanlar genelde zeki ve hayal gücü geniş kimselerdir. O yüzden kehanet ve rivayet uydurmada iyidirler ve bu da insanların cevap alma ihtiyacını karşıladığı için son derece önemlidir. Aynı zamanda tanrılarla iletişime geçmede bir köprüydü. Ruhsal temizlik için şamanlar kullanılıyordu. Bu mantık kurban verirken, avlanırken ve savaşa giderken de geçerliydi. Şamanlar halk için son derece kıymetliydi ve halk bu tür kahinlere büyük bir saygı duymaktaydı.

Şamanların Görevi

Şamanlar bulunduğu bölgede ölüm ve hastalık gibi birçok konuda ruhlar aracılığıyla topluma yardımcı olmaktadır. Şamanlar ölü ve tabiat ruhları ile bağlantı kurabiliyor, ateşe hakim olabiliyor, hastalanan yani ruhları çalınan insanlara şifa veriyordu. Şamanların toplum içinde kendilerine gösterilen saygı öldüklerinde yine devam etmiş ve kamlar öldükten sonra da kabilenin koruyucuları olmuşlardır. Fakat onlar, toplumsal hayatta dini yaşama tamamen hakim olamamışlardır. Kısırlık veya zor doğum gibi olaylarda ruhlarla temasa geçilmek için halledilmesi güç konularda müracaat edilirdi. Şamanlar, cenaze törenlerine ölen kişinin ruhunun geri dönmesini önlemek için çağrılır, yeni evlileri de kötü ruhlardan korumak için düğünlerde bulunurdu. Şamanın asıl görevi, hastalıkları tedavi etmektir. Dünyadaki kötü ruhlar insan vücutlarına girerek iç organları yiyor ya da insanın ruhunu çalıp yeraltına yani karanlıklar alemine götürmek amacıyla insanı hastalandırıyordu. Bu durumda şaman ruhlarla anlaşmaya çalışarak bu ruhun bir hayvan vücuduna girmesini isteyerek hastaları iyileştirmeye çalışır. Kötü ruhlarla anlaşmaya çalışan şamanlar, insanların iyileşmesini sağlamaktadır

Eski Türklerde şaman, ruh ve insan arasında aracılık yapan kişilerdir. Şamanlar ruhlarla ilişki kurarak toplum ihtiyaçlarına göre ayin, tören ve kurban ritüellerini yönetmektedir. Şamanlar atalarının ruhundan aldığı kuvvet ile ruhları tanır ve onların memnun olduğu veya olmadığı meseleleri bilirler. Şamanlar insanlar için iyi ruhların faydalı yönlerini sağlamaya, kötü ruhların vereceği zararlarınının önüne geçmeye çalışırlar.

Eski Türklerde şaman, ruh ve insan arasında aracılık yapan kişilerdir. Şamanlar ruhlarla ilişki kurarak toplum ihtiyaçlarına göre ayin, tören ve kurban ritüellerini yönetmektedir. Şamanlar atalarının ruhundan aldığı kuvvet ile ruhları tanır ve onların memnun olduğu veya olmadığı meseleleri bilirler. Şamanlar insanlar için iyi ruhların faydalı yönlerini sağlamaya, kötü ruhların vereceği zararlarınının önüne geçmeye çalışırlar.

Şamanların Kıyafeti

Şamanların yani kamların kendine özgü cübbesi, külahı, davulu ve maskesi bulunur. Kamlar ruhlarla iletişim sırasında veya ayinlerde özel kıyafetlerini kullanırlar. Ayinlerde hayvan derisinden yapılmış bir göğüslüğü olan cübbe ve dağ tavuğu tüyü bulunan kırmızı külah giyerler. Şamanlar ruhları kovmak için kıyafetlerine, kollarına ve sırtlarına küçük zil veya çıngıraklar takardı. Çıngırakların üstünde küçük yaylar vardır. Bunlar kötü ruhlara karşı kullanılırdı. Şaman adayları cübbe temin etmek için yakınlarından yardım ister. Onlar da cübbe ve davul için gerekli olan malzemeyi şaman adayına hediye ederler. Malzemeler toplanınca kadınlar cübbeyi dikerler. Cübbe hazır olunca şaman bir ayin yapar ve cübbesini ruhların arzusuna sunar. Ruhlar cübbeyi beğenirlerse cübbe ayinler de kullanılır, beğenmezlerse eksikleri tamamlanırdı (İnan, 2000, s. 92). Cübbenin asıl kısmı beyaz koyun derisinden yapılan cekettir, diğer parçalar bu cekete dikilir. Dikilen motifler ruhlar dünyasındaki varlıkların sembolleridir.

Şamanların ayini için elbisenin önemi yoktur fakat şaman davulu önemlidir ve davul olmadan ayin bir anlam ifade etmez. Şamanların davul sahibi olması için koruyucu ruhlarının emri gereklidir. Şamanlar kendi arzı ile davul yaptıramaz, eğer yaptırdıysa davulu koruyucu ruhlar tarafından kabul edilmedikçe kullanamaz. Şamanlar davul ile ruhları çağırmayı öğrenir ve bu amaçla kullanırlar. Davul (tüngür) daire şeklinde olur. Davulun kasnağı kayın veya sedir ağacından yapılır. Davulun derisi geyik veya dağ keçisinden yapılır. Davul derisinin iç ve dış kısmında kırmızı ve beyaz şekiller çizilir. Bunlar şamanist dünya görüşünü ve kurban törenlerini ifade eden şekillerdir. Şaman öldüğünde davulu ormana götürülüp parçalanır ve ağacın dalına asılır, şaman da bu ağacın yanına gömülür.

Şamanizm ve Gök Tanrı Dini

Şamanizm eski Türklerin dini değil, bir inanç sistemidir. Eski Türkler din ile bütün bir yaşam sürmüşlerdir. Toplumun ilerlemesini sağlayan en önemli unsur din olmuştur. Dindeki gelişmelerle birlikte toplumsal gelişmeler yaşanmıştır. Eski Türk dini, Gök Tanrı merkezlidir ve onun etrafında şekillenmiştir. Türkler Gök dininde Tanrı’yı “Tengri” kelimesi ile ifade etmişlerdir. Din sisteminin merkezinde Tengri, tek yaratıcı olarak yer almaktadır. Gök Tanrı, eski Türk vesikalarında “Kök- Tengri” adı ile geçmektedir. Bu nedenle eski Türk inancına “Kök- Tengri Dini” adı verilmiştir. Bozkır kavimlerinin inanç sisteminde Gök Tanrı tek yaratıcıdır ve dinin merkezinde yer almıştır. Bahaeddin Ögel, Türklerin disiplinli ve düzenli bir hayat oluşturduğunu ve bu düzenlerinden dolayı “Tek Tanrı” inancına erken dönemlerde ulaştığı görüşünü savunmaktadır (Ögel, 1979, s. 311). Tek tanrı anlayışını Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları zamanla çeşitli inanç sistemlerini benimsemişlerdir. Her inanç da bir önceki inançların varlığı devam ederek yeni inanç sistemleriyle varlığını sürdürmüştür. Türklerin girdiği her yeni din, onlara yeni şeyler öğretip düşünce ve hayat tarzlarına da etki etmiştir

Sonuç

Eski Türk dininde Şamanizm sistemi Türk kültür tarihi bakımından tartışılan önemli bir konudur. Temelde psikolojik hastalıkların tedavi edilmesinde kullanılan Şamanizm bir din gibi görünse de din değildir. Eski Türklerde din, evrenin yaratıcısı ve hakimi olduğu düşünülen kudretli bir tanrıya inanarak ortaya çıkmıştır. Türkler bu kudretli tanrıyı “Tengri” olarak nitelendirmektedir. Dinleri Gök Tanrı dinidir. Şamanizm, Gök Tanrı dini içerisinde yerini almış bir sistemdir. Eski Türklerin dini konusunda araştırmacıların ilgisini çektiği gibi bazı araştırmacılar Şamanizmi din olarak kabul etmişlerdir. En eski dönemlerde Türkler Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslamiyet gibi dinlere girmişler ve bazı dinlerin etkisi altında kalmışlardır. Orta Asya’dan göç eden boylar Budizm, Hristiyanlık ve Zerdüştlük gibi birçok inancın tesiri altında kaldılar. İnançlar ve ritüeller değişmeye başladı ve toplum yapısı da sürekli yeniden şekillendi. Bu nedenlerden dolayı bölünmeye başlayarak köprü ve imparatorluk oluşturamadılar. 3 ve 4. yüzyıllarda Hristiyanlığın ve Zerdüştlüğün etkili olduğu, 7 ve 8. yüzyıllarda ise İslamiyet ile beraber Maniheizmde Türk milli birliğinin ayrılıkları görülmektedir. Ama Şamanizm inancının dağılması yine bir bakıma mecburidir. Neticede her dinin bir ömrü var ve dinler bir süre sonra tarihe gömülürler. Belki de başka dinlerde birleşip asimile olup yeni bir din gibi ortaya çıkabilirler. Örneğin Türklerde ölen kişinin mezarına yiyecek bırakma vardı ve bugün de mezarlara su dökülüyor. Bu tamamen Türk anlayışına bağlı bir inançtır yani şaman adetidir. Sonuç olarak Şamanizm, Türk kültür tarihinde önemli bir meseledir. Kendine özgü uygulama ve teknikleri bulunan Şamanizmin yaygın olduğu Orta Asya ve Sibirya coğrafyalarında görülürken günümüz döneminde de varlığını koruyarak etkilerini sürdürmektedir. Anadolu coğrafyasında gelenek ve göreneklerimiz arasında Şamanizmin unsurlarını görmek mümkündür. Şamanizmin etkilerinin yaşaması demek din olarak Şamanizmin kabul edildiği anlamınına gelmez. Bu nedenle hala dini hayattaki varlığının devam etmesini kültür yaşamımız açısından değerlendirmek daha doğrudur.

Kaynakça

  • ATEŞ, Hamza – ÜNAL, Soner (2004) “Devletin Doğduğu Yer: Antik Çağ Ortadoğusu’nda İdari Hayat”. Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, (8), s. 21- 42.
  • BEDİRHAN, Yaşar (2018) “Eski Kaynaklara Göre Türklerde Şamanizm ve Daha Sonraki Dönemlere Tesiri”. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi. Sayı: 76, s. 77-92.
  • BULUÇ, Sadettin (1942) Şamanizm (Türk Amacı) Yıl: l, Sayı: l, s. 42- 48.
  • EROĞLU, Türker – KOÇ, Hatice Çiğdem (2005) “Türk İnançları ve İnanışlar”. Sosyal Politika Konferansları Dergisi. Sayı: 49.
  • ERSOY, Ruhi (2002) “Türklerde Ölüm ve Ölü İle İlgili Rit ve Ritüeller”. Milli FolklorDergisi. C:7.
  • ESER, Elvan (2014) Eski Yakındoğu’da Din-Siyaset İlişkisi: Yüksek Lisans Tezi. Denizli: Pamukkale Ü.
  • GÖKALP, Ziya (1976). Türk Medeniyeti Tarihi, Haz. İsmail Aka – Kazım Yaşar KOPRAMAN, İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları.
  • GÖKALP, Ziya (2019) Türk Töresi, Haz. Zeynep Aytop, İstanbul: Karbon Kitaplar.
  • GÜNGÖR, Harun (1998). Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları.
  • GÜNGÖR, Harun (2002). Eski Türklerde Din ve Düşünce, Türkler, C. III. s. 261- 282.
  • GÜNGÖR, Harun (2010) Şamanizm, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 38, s. 325-328.
  • HACİB, Yusuf Has (1991). Kutadgu Bilig, Çev: R. R. Arat, Ankara: TDK Yayınları.
  • İNAN, Abdülkadir (1976). Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları.
  • İNAN, Abdülkadir (2000). Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  • KAFESOĞLU, İbrahim (1992). Asya Türk Devletleri, Türk Dünyası El Kitabı, s. 111-125, 127-145.
  • KAFESOĞLU, İbrahim (1999). Türk Milli Kültürü, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.
  • MAHMUD, Kaşgarlı (1992). Divanü Lugati’t-Türk, Çev: Besim Atalay, C: III, Ankara.
  • MANDALOĞLU, Mehmet (2011) “Türk Kültür Çevresinde Şamanizm ve Şamanlık Meselesi”. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi. Yıl: 15, S: 3.
  • MOLDABAY, Talgat – AZMUHANOVA, Ayman (2019) “Eski Türklerin Dini”. Çev. Hasan Kızıldağ. Motif Akademi Halkbilimi Dergisi c.12.
  • ÖGEL, Bahaeddin (1979). Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara: Kömen Yayın Dağıtım.
  • ÖGEL, Bahaeddin (2010). Türk Mitolojisi (Kaynakları ve açıklamaları ile destanlar) C.I. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  • ÖGEL, Bahaeddin (1995). Türk Mitolojisi (Kaynakları ve açıklamaları ile destanlar) C. II. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
  • RADLOF, Wilhelm (1976). Sibirya’dan (Seçmeler), Çev. Ahmet Temir, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
  • TUNA, O. Nedim (1960), “Köktürk Yazıtlarında “Ölüm” Kavramı ile İlgili Kelimeler ve “Kergek bol” Deyiminin İzahı”, VIII. Türk Dil Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler (1957), Türk Tarih Kurumu Yay. Sayı: 179. Ankara, s. 131-148.
  • ÜZÜM, Hamza (2016) “Mitra Her Yerde: Mitra Senkretizmi: Mitra’nın Greko-Romen ve Doğu İlahlarıyla Özdeşleştirilmesi”. Iğdır Üniv. Sos. Bil. Der. (10).
  • YAVUZER, Hayati “Şamanizm’de Evren ve Dünya Tasvirleri” Milli Folklor Dergisi. Sayı: 35.